Yağmur Yağdıran Kedi - Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları

Stok Kodu:
9789750709685
Boyut:
125-195
Sayfa Sayısı:
176
Baskı:
18
Basım Tarihi:
2018-11
Çeviren:
Tahsin Yücel
Kapak Türü:
Karton
Kağıt Türü:
2.Hamur
Dili:
Türkçe
%20 indirimli
9.30
7.44
9789750709685
91585
Yağmur Yağdıran Kedi - Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları
Yağmur Yağdıran Kedi - Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları
7.44
Yirminci yüzyılın en ünlü öykücülerinden Marcel Aymé´nin dünya çocuk yazınında apayrı bir yeri vardır. Daldaki Kedinin Mavi Masalları ve Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları´nda toplanan öykülerinde küçük bir çiftlikte yaşayan iki küçük kızkardeşin: Delfin ile Marinet´in günlük yaşamlarını anlatır. Küçük kızların yaşadıkları olaylar sıradan olaylar, karşılaştıkları sorunlar sıradan sorunlardır. Ama yaşamlarına her birinin kendine göre düşünceleri ve becerileri olan, üstelik insanlar gibi konuşan, tartışan, gerekince olağanüstü işler de başaran tavuklar, horozlar, tavus kuşları, kediler, köpekler, kurtlar, tilkiler de karışınca, hem çok ilginç, hem çok eğlenceli bir masal dünyası açılır önlerinde. Marcel Aymé de bunları öyle güzel anlatır ki, biz de aralarına katılır, ilginç serüvenlerini onlarla birlikte yaşarız. KİTAPTAN KISA BİR ALINTI Yağmur Yağdıran Kedi Delfin´le Marinet´in annesiyle babası akşam, tarladan dönerken, kediyi kuyunun kapağı üzerinde buldular, taranıp arınıyordu. "Hoppala!" "Bizim kedi ayağını kulağının ardından geçiriyor: Yarın gene yağmur yağacak!" dediler. Gerçekten de, ertesi gün sabahtan akşama kadar yağmur yağdı. Tarlaya gitmeyi unutmak gerekiyordu. Büyükler, başlarını kapıdan dışarı çıkaramamalarına sinirleniyor, kızlarının yaptıklarına da hiç mi hiç katlanamıyorlardı. En büyük Delfin´le en sarışın Marinet, mutfakta uçtu uçtu, aşık, bebek, kurt oyunu oynuyorlardı. "Hep oyun, hep oyun!" diye homurdanıyordu büyükler. "Kocaman kızlar oldular, yaşına da gelseler, oynayacaklar gene. Dikiş dikmek ya da Alfred Amca´ya mektup yazmak dururken." Küçüklere homurdanmaları sona erince, pencerede oturup yağmura bakan kediye kızmaya başlıyorlardı. "Bunun da onlardan kalır yanı yok. Sabahtan akşama kadar yerinden bile kıpırdamaz. Ambarlarda fareler cirit atıyormuş, umurunda mı' Beyimiz, farelere aldırmaz, yiyip içip yatmayı sever. Hiç yormaz tatlı canını." "Siz de her şeye bir kulp takarsınız," diye yanıt veriyordu kedi. "Gündüzleri neye yarar, bilmez misiniz' Eğlenip uyumaya. Geceleri ben ambarda koşup dururken, sizler horul horul uyursunuz hep. Bir aferin bile demezsiniz." "Anladık, anladık, sen de zeytinyağı gibi üste çıkarsın hep!" İkindi üzeri, yağmur hâlâ yağıyordu. Büyükler bir iş için ahıra gitmişlerdi. Küçük kızlar masanın çevresinde oynamaya başladılar. "Böyle oynamasanız iyi edersiniz," dedi kedi. "Bir şey kırarsanız sonra, büyükler de size bağırır." "Senin her sözüne uyacak olsak, hiçbir oyun oynamamamız gerekirdi," dedi Delfin. "Çok doğru," dedi Marinet. "Alfons´a (kediye bu adı vermişlerdi) kalsa, bütün gün uyumamız gerekecek." Alfons uzatmadı, küçük kızlar yeniden koşmaya başladılar. Masanın üstünde bir çini tabak vardı, büyükler yüz yıldır bu evde olan bu çini tabağı çok sever, üzerine titrerlerdi. Delfin´le Marinet, koşarken yaptıklarının sonunu düşünmeden masanın ayaklarından birini tutup kaldırdılar. Çini tabak yavaş yavaş kayıp döşeme taşlarının üstüne düşerek parça parça oldu. Kedi hep pencerede oturuyordu, başını çevirip de bakmadı bile. Küçük kızlar, koşmayı çoktan unutmuşlardı, kulakları ateş gibi yanıyordu. "Alfons, Alfons, çini tabak kırıldı. Ne yapacağız şimdi'" "Kırıkları toplayın, götürüp bir çukura atın. Belki de büyükler farkına varmaz. Ama çok geç. İşte geliyorlar." Büyükler çini tabağın parçalarını görünce öyle bir öfkelendiler, öyle bir öfkelendiler ki, pireler gibi zıplamaya başladılar mutfağın içinde. "Sizi gidi sizi!" diye bağırıyorlardı. "Yüz yıldır ailemizindi bu tabak! Parça parça ettiniz onu! Başka bir şey gelmez ki elinizden! İki kü­çük canavarsınız! Ama cezanızı göreceksiniz! Oyun yasak, kuru ekmekten başka bir şey de yemeyeceksiniz!" Büyükler cezayı hafif buldular, bir süre dü­şündüler, sonra acımasız bir gülümseyişle kü­-çüklere baktılar: "Hayır, kuru ekmek de yok. Yarın yağmur yağmazsa... yarın, hah! hah ha! Yarın Melina Teyze´ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz," dediler. Delfin´le Marinet sapsarı kesilmişler, ellerini kavuşturarak yalvaran gözlerle bakıyorlardı. "Yalvarmak hiçbir işe yaramaz! Yağmur yağmazsa, Melina Teyze´ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz." Melina Teyze çok yaşlı, çok kötü bir kadındı, ağzında diş kalmamıştı, çenesi sakallarla kaplıydı. Kü­çük kızlar kendisini görmek için köye gittiklerinde durmadan sarılıp öperdi onları. Hiç de hoş bir şey değildi bu, hele o sakalları yok muydu! Sakallarını yüzlerine batırır, bu da yetmiyormuş gibi, ikide bir saçlarını çekerdi. En hoşlandığı şey de nicedir saklamakta olduğu küflü ekmekleri, küflü peynirleri onlara zorla yedirmekti. Üstelik, bu Melina Teyze, küçük kızların kendisine çok benzediklerini, yıllar sonra tıpkı kendisi gibi olacaklarını söylerdi. Bunu düşünmek bile tüyler ürperticiydi. Kedi içini çekti: "Zavallı kızlar," dedi. "Her yanı çatlamış bir eski tabak için bu kadar ceza da çok ağır." "Sen ne karışıyorsun' Onları korumana bakılırsa, sen de yardım ettin tabağı kırmalarına, öyle değil mi'" "Hayır, hayır, Alfons pencereden hiç ayrılmadı," dedi küçükler. "Kesin sesinizi! Hepiniz aynısınız, hepiniz birbirinizi destekliyorsunuz. Birbirinizin suçunu gizlemekten başka bir şey yaptığınız yok. Bütün günü uyumakla geçiren bir kedi..." "Böyle konuşacaksanız, ben de kalkıp giderim, daha iyi," dedi kedi. "Marinet, pencereyi aç bana!" Marinet pencereyi açtı, kedi avluya atladı. Yağmur dinmişti, hafif bir yel bulutları önüne katmış, süpürüp götürüyordu. Büyüklerin keyfi yerine gelmişti: "Hava açıyor," dediler. "Yarın çok güzel olacak. Melina Teyze´ye gitmek için bundan iyisi can sağlığı. Talihiniz varmış. Hadi, yeter ağladığınız. Ağlamakla tabak yerine gelmez. Odunluktan odun getirin, daha iyi." Küçük kızlar, kediyi odunlukta, odun yığınlarının üstüne yerleşmiş buldular. Delfin, gözyaşlarının arasından, kedinin taranıp arınmasına baktı bir sü­re, sonra, Marinet´i çok şaşırtan bir gülümsemeyle: "Alfons," diye seslendi. "Ne var, minik kızım'" "Bir düşüncem var: Yarın sen istemezsen, Melina Teyze´ye gitmeyiz." "Benim de bütün dileğim bu. Ama ne söylesem boş, büyükler beni dinlemezler ki!" "Büyükleri ne yapacaksın! Ne dediler biliyor musun' Yağmur yağmazsa, Melina Teyze´ye gidersiniz dediler." "Ee'" "Eeesi mesi var mı' Ayağını kulağının ardından geçirirsin, olur biter. Yarın yağmur yağar, biz de Melina Teyze´ye gitmeyiz." "Bak, işte bu çok iyi," dedi kedi. "Ben bunu düşünmemiştim. Çok iyi bir düşünce bu." Ayağını kulağının ardından geçirmeye başladı, elli kez, yüz kez geçirdi belki. "Rahat rahat uyuyun bu gece. Yarın öyle bir yağmur yağacak ki, köpekler bile dışarıda kalamayacak." Akşam yemeğinde, büyükler hep Melina Teyze´ yi konuştular. Yollayacakları reçel ka-vanozunu çoktan hazırlamışlardı. Küçük kızlar gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini. Birçok kez, kardeşiyle göz göze gelince, Marinet güldüğünü göstermemek için yutkunur gibi yaptı. Yatma saati gelince, büyükler pencereye gittiler:
Yirminci yüzyılın en ünlü öykücülerinden Marcel Aymé´nin dünya çocuk yazınında apayrı bir yeri vardır. Daldaki Kedinin Mavi Masalları ve Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları´nda toplanan öykülerinde küçük bir çiftlikte yaşayan iki küçük kızkardeşin: Delfin ile Marinet´in günlük yaşamlarını anlatır. Küçük kızların yaşadıkları olaylar sıradan olaylar, karşılaştıkları sorunlar sıradan sorunlardır. Ama yaşamlarına her birinin kendine göre düşünceleri ve becerileri olan, üstelik insanlar gibi konuşan, tartışan, gerekince olağanüstü işler de başaran tavuklar, horozlar, tavus kuşları, kediler, köpekler, kurtlar, tilkiler de karışınca, hem çok ilginç, hem çok eğlenceli bir masal dünyası açılır önlerinde. Marcel Aymé de bunları öyle güzel anlatır ki, biz de aralarına katılır, ilginç serüvenlerini onlarla birlikte yaşarız. KİTAPTAN KISA BİR ALINTI Yağmur Yağdıran Kedi Delfin´le Marinet´in annesiyle babası akşam, tarladan dönerken, kediyi kuyunun kapağı üzerinde buldular, taranıp arınıyordu. "Hoppala!" "Bizim kedi ayağını kulağının ardından geçiriyor: Yarın gene yağmur yağacak!" dediler. Gerçekten de, ertesi gün sabahtan akşama kadar yağmur yağdı. Tarlaya gitmeyi unutmak gerekiyordu. Büyükler, başlarını kapıdan dışarı çıkaramamalarına sinirleniyor, kızlarının yaptıklarına da hiç mi hiç katlanamıyorlardı. En büyük Delfin´le en sarışın Marinet, mutfakta uçtu uçtu, aşık, bebek, kurt oyunu oynuyorlardı. "Hep oyun, hep oyun!" diye homurdanıyordu büyükler. "Kocaman kızlar oldular, yaşına da gelseler, oynayacaklar gene. Dikiş dikmek ya da Alfred Amca´ya mektup yazmak dururken." Küçüklere homurdanmaları sona erince, pencerede oturup yağmura bakan kediye kızmaya başlıyorlardı. "Bunun da onlardan kalır yanı yok. Sabahtan akşama kadar yerinden bile kıpırdamaz. Ambarlarda fareler cirit atıyormuş, umurunda mı' Beyimiz, farelere aldırmaz, yiyip içip yatmayı sever. Hiç yormaz tatlı canını." "Siz de her şeye bir kulp takarsınız," diye yanıt veriyordu kedi. "Gündüzleri neye yarar, bilmez misiniz' Eğlenip uyumaya. Geceleri ben ambarda koşup dururken, sizler horul horul uyursunuz hep. Bir aferin bile demezsiniz." "Anladık, anladık, sen de zeytinyağı gibi üste çıkarsın hep!" İkindi üzeri, yağmur hâlâ yağıyordu. Büyükler bir iş için ahıra gitmişlerdi. Küçük kızlar masanın çevresinde oynamaya başladılar. "Böyle oynamasanız iyi edersiniz," dedi kedi. "Bir şey kırarsanız sonra, büyükler de size bağırır." "Senin her sözüne uyacak olsak, hiçbir oyun oynamamamız gerekirdi," dedi Delfin. "Çok doğru," dedi Marinet. "Alfons´a (kediye bu adı vermişlerdi) kalsa, bütün gün uyumamız gerekecek." Alfons uzatmadı, küçük kızlar yeniden koşmaya başladılar. Masanın üstünde bir çini tabak vardı, büyükler yüz yıldır bu evde olan bu çini tabağı çok sever, üzerine titrerlerdi. Delfin´le Marinet, koşarken yaptıklarının sonunu düşünmeden masanın ayaklarından birini tutup kaldırdılar. Çini tabak yavaş yavaş kayıp döşeme taşlarının üstüne düşerek parça parça oldu. Kedi hep pencerede oturuyordu, başını çevirip de bakmadı bile. Küçük kızlar, koşmayı çoktan unutmuşlardı, kulakları ateş gibi yanıyordu. "Alfons, Alfons, çini tabak kırıldı. Ne yapacağız şimdi'" "Kırıkları toplayın, götürüp bir çukura atın. Belki de büyükler farkına varmaz. Ama çok geç. İşte geliyorlar." Büyükler çini tabağın parçalarını görünce öyle bir öfkelendiler, öyle bir öfkelendiler ki, pireler gibi zıplamaya başladılar mutfağın içinde. "Sizi gidi sizi!" diye bağırıyorlardı. "Yüz yıldır ailemizindi bu tabak! Parça parça ettiniz onu! Başka bir şey gelmez ki elinizden! İki kü­çük canavarsınız! Ama cezanızı göreceksiniz! Oyun yasak, kuru ekmekten başka bir şey de yemeyeceksiniz!" Büyükler cezayı hafif buldular, bir süre dü­şündüler, sonra acımasız bir gülümseyişle kü­-çüklere baktılar: "Hayır, kuru ekmek de yok. Yarın yağmur yağmazsa... yarın, hah! hah ha! Yarın Melina Teyze´ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz," dediler. Delfin´le Marinet sapsarı kesilmişler, ellerini kavuşturarak yalvaran gözlerle bakıyorlardı. "Yalvarmak hiçbir işe yaramaz! Yağmur yağmazsa, Melina Teyze´ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz." Melina Teyze çok yaşlı, çok kötü bir kadındı, ağzında diş kalmamıştı, çenesi sakallarla kaplıydı. Kü­çük kızlar kendisini görmek için köye gittiklerinde durmadan sarılıp öperdi onları. Hiç de hoş bir şey değildi bu, hele o sakalları yok muydu! Sakallarını yüzlerine batırır, bu da yetmiyormuş gibi, ikide bir saçlarını çekerdi. En hoşlandığı şey de nicedir saklamakta olduğu küflü ekmekleri, küflü peynirleri onlara zorla yedirmekti. Üstelik, bu Melina Teyze, küçük kızların kendisine çok benzediklerini, yıllar sonra tıpkı kendisi gibi olacaklarını söylerdi. Bunu düşünmek bile tüyler ürperticiydi. Kedi içini çekti: "Zavallı kızlar," dedi. "Her yanı çatlamış bir eski tabak için bu kadar ceza da çok ağır." "Sen ne karışıyorsun' Onları korumana bakılırsa, sen de yardım ettin tabağı kırmalarına, öyle değil mi'" "Hayır, hayır, Alfons pencereden hiç ayrılmadı," dedi küçükler. "Kesin sesinizi! Hepiniz aynısınız, hepiniz birbirinizi destekliyorsunuz. Birbirinizin suçunu gizlemekten başka bir şey yaptığınız yok. Bütün günü uyumakla geçiren bir kedi..." "Böyle konuşacaksanız, ben de kalkıp giderim, daha iyi," dedi kedi. "Marinet, pencereyi aç bana!" Marinet pencereyi açtı, kedi avluya atladı. Yağmur dinmişti, hafif bir yel bulutları önüne katmış, süpürüp götürüyordu. Büyüklerin keyfi yerine gelmişti: "Hava açıyor," dediler. "Yarın çok güzel olacak. Melina Teyze´ye gitmek için bundan iyisi can sağlığı. Talihiniz varmış. Hadi, yeter ağladığınız. Ağlamakla tabak yerine gelmez. Odunluktan odun getirin, daha iyi." Küçük kızlar, kediyi odunlukta, odun yığınlarının üstüne yerleşmiş buldular. Delfin, gözyaşlarının arasından, kedinin taranıp arınmasına baktı bir sü­re, sonra, Marinet´i çok şaşırtan bir gülümsemeyle: "Alfons," diye seslendi. "Ne var, minik kızım'" "Bir düşüncem var: Yarın sen istemezsen, Melina Teyze´ye gitmeyiz." "Benim de bütün dileğim bu. Ama ne söylesem boş, büyükler beni dinlemezler ki!" "Büyükleri ne yapacaksın! Ne dediler biliyor musun' Yağmur yağmazsa, Melina Teyze´ye gidersiniz dediler." "Ee'" "Eeesi mesi var mı' Ayağını kulağının ardından geçirirsin, olur biter. Yarın yağmur yağar, biz de Melina Teyze´ye gitmeyiz." "Bak, işte bu çok iyi," dedi kedi. "Ben bunu düşünmemiştim. Çok iyi bir düşünce bu." Ayağını kulağının ardından geçirmeye başladı, elli kez, yüz kez geçirdi belki. "Rahat rahat uyuyun bu gece. Yarın öyle bir yağmur yağacak ki, köpekler bile dışarıda kalamayacak." Akşam yemeğinde, büyükler hep Melina Teyze´ yi konuştular. Yollayacakları reçel ka-vanozunu çoktan hazırlamışlardı. Küçük kızlar gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini. Birçok kez, kardeşiyle göz göze gelince, Marinet güldüğünü göstermemek için yutkunur gibi yaptı. Yatma saati gelince, büyükler pencereye gittiler:
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat